Sağlık Bakanlığı’nın son dönemde yürüttüğü dijital randevu sistemleri ve sağlık hizmeti planlamaları, resmi verilere göre birçok branşta aynı gün randevu alınabilmesine imkan sağlarken, özellikle büyükşehirlerde vatandaşların randevu ve yatak bulma konusunda yaşadığı sıkıntılar gündemdeki yerini koruyor.
Bakanlık kaynakları, Türkiye genelinde geçen yıl Merkezi Hekim Randevu Sistemi’nden (MHRS) 388 milyondan fazla randevu alındığını ve sistemin günlük ortalama 1,7 milyon randevu ile çalıştığını bildiriyor. Randevu bekleyen hasta sayısının pandemi öncesi dönemlere göre ciddi ölçüde azaldığı, aynı gün randevu verilen branş sayısının arttığı ve bekleyen hasta oranının büyük ölçüde düştüğü ifade ediliyor. Buna göre ülke genelinde 72 branşın 69’unda aynı gün randevu verilebiliyor ve sistemde bekleyen hasta sayısı çok daha düşük seviyelere inmiş durumda.
Ancak sahada bu tablonun her yerde geçerli olmadığına dair işaretler var. Büyükşehirlerde yaşayan pek çok vatandaş, özellikle yurtdışındaki kimi gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında uzman hekimlere erişim konusunda sıkıntı yaşadıklarını ifade ediyor. Uzman hekim randevularında bazı branşlarda uzun bekleme süreleri ve kontenjan eksikliği eleştiri konusu olurken, hastanelerin özellikle yoğun dönemlerde yatak kapasitesinin yetersiz kaldığı ve servislerde doluluk yaşandığına dair şikayetler arttı.
Sağlık sektöründe yaşanan insan kaynağı sorunları da sürecin diğer bir boyutunu oluşturuyor. Uzman hekimlerin önemli bir kısmının kamu sisteminden ayrıldığı, doktor sayısının nüfusa oranla yetersiz kaldığı ve bunun da hastanelerdeki iş yükünü artırdığı belirtiliyor. Bu durum, büyük şehirlerde yoğun hasta talebi ile birleştiğinde randevu ve yatak yetersizliği gibi pratik problemlere yol açabiliyor.
Resmi veriler randevu bekleyenlerin sayısının düştüğünü ve birçok branşta hızlı randevu imkânı sağlandığını gösterse de, özellikle büyükşehirlerde vatandaşların yaşadığı randevu zorlaşması, uzun poliklinik kuyrukları ve yatak sıkıntısı tartışma konusu olmaya devam ediyor. Sağlık sisteminin sunduğu verilerle bireysel deneyimler arasındaki bu algı farkı, sağlık politikalarının hem planlanması hem de iletişimi açısından önemli bir gündem maddesi haline geliyor.

